14 Haziran 2014 Cumartesi

GECE

Saat gece üç.
Tak, tak, tak. Hep kulaklarımda. Susmuyor, bitmiyor, bırakmıyor  peşimi.
Hiç ses yok oysa.  Sadece saatin tik takları.  Karanlık acıtıyor gözlerimi.

Gecenin üçü.  Saati görmeden biliyorum.  Her gece saatleri sayıyorum artık.  Seslerden de korkuyorum, kara gölgelerden de.  Nefesini duyuyorum ensemde.  Kokusu geliyor aklıma.  Engel olamıyorum gözyaşlarıma.

Annesizim ben.  Beş yıl oldu öleli.  Çocuktum daha.  Ablam büyüttü.  Zehra.  Ondokuzunda.  Canı kadar sever beni.  Mutlu olmam için yapmayacağı şey yoktur.  Benden sonra, ikinci sırada Enver abi. Nişanlısı.  Seneye evlenecekler askerlik bitince.  Tek üzüntüsü benden ayrılmak.  Ablam üzülmesin diye beni de yanlarına almaya karar verdi Enver abi.  O da sever beni.  Sever beni...

Geçen hafta.  Cumartesi.  Yaşgünümdü.  Evci çıktı Enver abi.  Artık onüç oldun, kutlamak lazım dedi. Pasta kestik.  Bana bir fotoğraf makinası verdi doğum günü hediyesi.  Gece olunca sinemaya gidelim erkek erkeğe diyerek aldı beni.

Sinema büyük.  İçerisi soğuk.  Tenha.  Ekranın önünde kırmızı bir perde.  Yere kadar kırmızı.  İçerisi loş. Deri koltuklar kaygan. Işıklar da sönünce. Karanlık.

Tutuyor saçlarımdan.  Ensemde nefesi.  Tütün ve kahve kokusu.  Erkek kokusu.  Sus diyor.  Korkma. Nefes nefese.  Saçlarımda eli.

Sahnede perde.  Yere kadar kırmızı. Yere dolanıyor kırmızısı.  Sus diyor.  Nefesi.  Sahnedeki tüm sesler susuyor.  Tak, tak, tak.  Ayaklarıma çarpan pantolonumun kemeri.  Korkma, korkma.  Ben çok korkuyorum ama.

Karanlık yakıyor gözlerimi. Susmuyor, bitmiyor, bırakmıyor peşimi.
Sahnede perde. Yere dolanıyor kırmızısı.

Anlatsam. Anlatılmaz.
Sussam.  Susulmaz.
Ölsem.  Ölünmez artık, geç.
Kırmızı.  Gölgeler. Korkular.  Hepsi hepsi üç hece.

Sadece gece...
SAAT

Saat gece üç.
Tak, tak, tak...
Karanlığa açtım gözlerimi. Beni uyandıranı yakalamak ister gibi etrafı yokladım.  Hiç ses yok. Sadece saatin tik takları. Gecenin üçü biliyorum. Saati görmeme gerek yok. Her gece aynı saatte uyanıyorum. Yıllar geçse de bitmedi  kabus. Bir soluk çıkıyor içimden. Korku da böyle bir nefeste çıkıp gitse. Kulağım hala kapıda.  İhtiyacım olan sadece biraz uyku. Uykumu da alıp götürdüler o gece benden.

Hadi Metin, adın gibi metin ol.  Böyle derdi anacığım.  Güvenli çocukluğum.  Hayata umutla baktığım yıllarım.  Hasta annem için mi yoksa sadece kendim için mi istemiştim doktor olmayı?  Bu illetten kurtulmayacağını bile bile. Ne farkeder artık. Doktorculuk oynamaya cesaretim olmadığına göre. Barmen olarak çalıştığımı görse annem, kalbine inerdi.  Geceleri çalışmak iyi geliyor.  Oysa eskiden severdim geceleri.  Bana ait zamanlar derdim.  Bana ait zamanlarımı da çaldılar.

Doktor çıkınca.  Şırnak yolları.  Haritada bile bulamamıştım köyün adını.  Varınca ne hayal kırıklığı yaşamıştım ama.  Gene de umut doluydum.  Yetmiş üçüncü gündü.  Mecburi hizmette gün sayılır mı hapis gibi.  Sayarmışım meğerse.  O gün çalındı kapım. Saat gecenin üçü.  Panikledim, ağır hasta var herhalde diye açtım kapıyı.  Karşımda üç adam.  Hepsi kar maskeli.  Karşımda üç kaleş.  Sadece biri konuşuyor benimle.  Kırık,  zor anlaşılır bir Türkçe.  "Yürü doktor, az işimiz var senle" diyor. Giyinmeme bile izin vermiyorlar.  Öylece,  yataktan kalktığım gibi.  Ellerimi bağlıyorlar arkadan.  Gözümü de.  Bir araba,  yüksekçe biraz.  Ne kadar gittik bilmiyorum.  Ne yöndeyiz anlayamıyorum. Yolda çıt çıkmıyor.  Sadece böğrüme dayalı silahın soğuk nefesi.  Tamam diyorum, buraya kadarmış. Cesetimi bulurlar artık. Bir de dudaklarımda yarım yamalak bir Fatiha.  Annem öğretmişti vaktinde, bu gün içinmiş.

Sert bir şekilde duruyor araba.  Aynı ses "atla doktor" diyor bana.  İte kaka yürütüyorlar.  Bir kapıdan giriyoruz.  Kapı alçak galiba, hafifçe başım sürtüyor girerken içeri.  Çözüyor biri gözümdeki bağı. İçeride  birkaç adam daha var, sayamıyorum o anda.  Ayakta duran yaklaşıyor bana.  O zaman görüyorum yerde kanlar içinde yatanı. Ensemde bir nefes "ya kurtarırsın ya da sen ölürsün doktor" diyor.  Yine aynı  şiveli yarım Türkçeyle.  Ellerimi çözüyorlar.  Birşeye ihtiyacım var mı diye soruyorlar.

Yerde kanlar içinde yarı ölü bir adam.  Benim yaşamım adama bağlı.   Adamın yaşamı bana.  Ben yeni mezun bir çaylak.  Benim hayatım pamuk ipliğine bağlı.  Adamın hayatı bana.  Karnından kurşunu çıkardığımda zangır zangır titrediğimi farkediyorum.  O kapıdan girip de kurşunu çıkarana kadar yaptığım hiçbirşey bilinçli değil.  Korkunun insana neler yaptırabileceğine şahit oldum o gece.

Ellerim ve gözlerim bağlı eve bıraktılar beni.  "Yaşarsa senin için iyi olur doktor, görüşeceğiz yakında" demeyi ihmal etmeden.  Tam yedi gece sürdü.  Her gece saat üçte çalındı kapım. Aynı yol, aynı ev. Serumla ilaç verdim, pansuman yaptım yedi kez.  Her gece vücuduma dayalı silahın soğuk nefesi.  Her gece ölüm korkusu. Her gece aynı çaresizlik duygusu.  İnsan ölüme bu denli yakın olunca yaşam ne kadar değer kazanıyormuş meğer.  

Yedi gün sonra bitti çile. Ya da ben öyle sandım. Son gün adam "hadi eyvellah doktor, hakkını helal et artık. Bir kusurumuz olduysa affet."  deyince.  Nereden bilirdim üç gün sonra gece yarısı kapımın tekrar çalınacağını.  Korkuyla gittim, açtım.  Ya adam öldüyse bunca şeyden sonra diye.  Karşımda üç tane asker.  Üçü de benden genç, nerdeyse çocuk daha.
-"Doktor Metin Genç"  dedi biri.  "Bizimle geliyorsun. "
-Hayrola?  Nereye?  Bu gece saatinde yaralı mı var?
-"Yok" dedi esmer olanı.  " Kodese. Yardım ve yataklıktan. Hakkında şikayet var. "

Anlatamadım yerde bir adam vardı ve benim hayatım bu yarı ölü adama bağlıydı diye.  Diyemedim yaşamı pamuk ipliğine bağlı biçareydim diye.

Üç yıl içerde,  yedi yıldır dışarda her gece saat üçte aynı şekilde çalar kapım. Yoksa saatin tiktakları mı duyduklarım...


Kıssadan Hisseler ; Hisseli Kısa Hikayeler




Hikayelerdir yaşamı şekillendiren. 
Yaşanılan,  yaşanılacak hikayelerdir hayatı yaşam yapan.
Ama kısa olmalı tüm hikayeler. Yazılabilsin, okunabilsin diye. 
Okuyanı hiç sıkmasın, içine girilebilsin diye. 
Kısa olmalı hikayeler 
Kıssadan hisseli, 
Hisli olabilsin diye. 
Hissedilebilsin diye.

6 Mart 2014 Perşembe

SAĞIR BELLEK – Melih ERGEN


‘’Sonsuz bir tekrar olsa bile her doğru zıddını da taşıdığına göre hayatta, yok olmayı kabullenmeden nasıl anlam verebilirim ki bu dünyaya?’’
Hayatın anlamı ölümde mi gizlidir? Ölümü anladığımız ve kabullendiğimiz zaman mı hayat oyununa dahil oluruz? İntihar bu oyunun hangi sahnesine daha çok yakışır; hayatın ölümle yaptığı romantik bir tango mu yoksa bol kahkahalı bir köşe kapmaca mı?
Kanguru Edebiyat Atölyesinde şubat ayı kitap okuma çalışmamızın konusu Melih Ergen’in yazdığı Sağır Bellek isimli romandı. Yazar, uzun bir sessizlikten sonra yazdığı romanında ölüm evreninde geziniyor. Bir unutma ve unutulma hikayesi  olarak tanımladığı romanına Bernard Besigye’nin ‘’O denli yavaş ölüyoruz ki, yaşadığımızı sanıyoruz’’ sözü ile başlıyor. Romanda tek bir dil kullanılmamış; giriş bölümünde ağır ağır ilerleyen, okuru zorlayan, kitabın içine girerek hikayeye dahil olmayı engelleyen bir dil ile karşılaşıyor okur. Uzun, biteviye cümleler anlaşılabilmek için dikkat istiyor bizden. Ancak  daha sonra akıcı, insanı hikayenin içine çeken bir anlatım ile şaşırtıyor yazar. Ana karakterler dışında bir anlatıcı yaratarak, anlatımı ilgi çekici hale getiriyor. Özellikle dikkat çekmek, vurgulamak istediği düşüncelerini ise serbest çağrışım yaparak paylaşıyor okurla. Bir solukta okurken düşünce ve duygularımızı harekete geçiren, noktasız-virgülsüz, uzun paragraflar halindeki bilinç akışı, anlatımı farklı ve yaratıcı hale getiriyor.
Roman, ölümü anlatan bir hayat hikayesi veya hayatı anlatan bir ölüm hikayesi olarak da okunabilir. Hayatı anlamak ve anlamlandırabilmek için ölümü kabul etmek gerekir. Ölüm herşeyin sonu ise şayet ve hayatta çekilen acıların da bitişi ise, ölüm özgürleşmek değil midir aynı zamanda? Ölüme doğru akan hayatlarımızda bilinçsizce sona varmak ve ya bilincimizle kabullenmek bizim seçimimiz elbette. Bilinçli ölüm diye açıklayabilir miyiz intiharı? Korkakça hayattan kaçış mı yoksa cesur bir kendini sunuş mu vardır bu eylemde? Her canına kıyış geride bırakılanlara verilen bir ceza olarak da kabul edilebilir. Tanrı’ya başkaldırıdır, bu nedenle de günahtır.  Her intihar kendi özgün nedenini taşır. Yazarın anlatımı ile ’’her intiharın arkasından sorulan neden sorusunun yanıtı ölenlerin biricik olmalarından ötürü noksan’’dır.
Sağır Bellek ailenin, kadın hallerinin, anne şefkatinin, sevginin sorgulandığı bir baba-oğul hikayesi aynı zamanda. Babalar ve oğulları arasında karmaşık bir ilişki, çatışma vardır. Bu, bir çeşit iktidar kavgasıdır. Anne-kız çatışmasının ötesine geçen dinamikleri vardır bu ilişkinin. Oğul, babasını yenebilirse bir birey haline gelir kendi gözünde. Bu nedenle savaşır  hatta öldürür babasını beyninin kıvrımlarında. Babayla çatışmak bir kimlik arayışıdır. Hepimizin birçok kimliği vardır hayatta. Ancak gerçek, yalın kimliğimizi bulmak, kabullenmek ve tarif edebilmek zor bir arayış gerektirir. Kimlik arayışı önemlidir. Edebiyatın da temelidir. Bu kitapta da gerçek kimlik arayışı ve yan kimliklerden kurtuluş, bir anlamda kimliksizleşme var. Bir baba, evlat, arkadaş, eş olma ve ya olamama halleri ile sadece biricik olma, insan olma ikilemini de yaşarız romanda.
Her roman, yazarın izdüşümü, gölgesidir. Nasıl ki gölgeler bulunulan yerden ve güneşin açısından  yani zamandan ve mekandan etkilenirse,  anlatının zamanı ve mekanı da tüm hikayeyi etkiler. Bu romandaki kurgunun da bir ülkenin kimlik arayışının ve babayla çatışarak kendini kabul ettirme döneminin yaşandığı cumhuriyetin ilk yıllarına denk gelmesi, yazarın kurgusal başarısını göstermektedir. Türkiye Cumhuriyetinin kuruluş yıllarında ayrı bir öneme sahip olan demiryolları,  ana dekoru oluşturmaktadır. Yoksulluk, devlet otoritesine mutlak itaat, memuriyetin teslimiyetçi yaklaşımı esprili demiryolu hikayeleriyle anlatılır. Görev aşkı ile zamanını devletine adayan, hayat boyu hesap yaparak yaşamak zorunda kalan dürüst ve çalışkan babanın bir anlamda ailesinin ve çocuklarının zamanından ve sevgisinden çaldığını düşünürsek, dürüstlük doğru bir tanımlama olarak kalabilir mi? Otoriter, sevgisini göstermekten aciz bir baba ile girişilen sorgulama aynı zamanda devlet otoritesini de eleştirme, başkaldırma olabilir mi?
Sağır Bellek ile hayatı ve sevgiyi sorguluyor yazar. Vaktinde söylenmemiş sözlerin, sarılmamış bedenlerin, hele sevgi sözcükleri ile büyütülmemiş bir çocuğun özrü olabilir mi? Geriye doğru yaşarsak hayatı, affettirebilir miyiz hatalarımızı kendimize. Unutulursak, yok olur muyuz? Unutursak, ölüm bile ölür mü?
Sağır Bellek birçok defa okunup her seferinde değişik tatlar alınabilecek, katmanlı, sorgulatan, acıtan, okurun kalbine dokunan bir kitap. Edebiyat Atölyemizde, edebi ve felsefi açıdan yeni bakış açıları kazanarak, düşünerek, ölümü ve yaşamı hissederek tartıştık bu ay kitabımızı. Bu zevkli ve faydalı çalışmamızdan cebimizde kalan çakıl taşlarımızı sizlerle de paylaşmak istedik…


  





KIRIK

KIRIK

Yavaştır hayatın anlamı…   Oruç ARUOBA

Derin bir nefes daha çekti sigarasından. Bırakmalı bunu. Genç yaşımda yaşlandırıyor beni. Cildimi, sesimi, dişlerimi… Beni yaşlandıran sigara olsa kolay. Atarsın paketi gidiverir hayatından. Ama dertler öyle mi ya. Gitmesini istediğin başına bela oluyor da kalsın dediğin gidiveriyor… Okkalı bir küfür savurdu Kemal`in adı altında tanıdığı tüm erkeklere.

Ellerine takıldı gözleri. İşaret parmağının kırık tırnağına. O gün de böyle ellerine kilitlenmişti bakışları. Elleri yaralı bir kuş gibi. Hani uçmak istiyor da çırpınamıyor bile acıdan. Ölüm fermanını bekler gibi bekliyordu doktorun karşısında. Yavaş yavaş konuşuyordu doktor. Bütün testler  yapıldı. Elde ettiğimiz sonuçları değerlendirecek olursak fiziksel bir rahatsızlığı olmadığını söyleyebilirim. Sonuçta bebeğiniz sadece yavaş.
Yavaş? Nasıl yani doktor, bu ne demek?

Yavaştı Mustafa ama onundu, hep yanındaydı. Rahmine düştüğünü öğrendiğinde nasıl da kahrolmuştu oysa. Onu bırakıp giden adamın arkasında bıraktığına lanetler okumuştu. Büyümesin istemişti karnı. Zaman dursun, hiç doğmasın. Bu isteğini anlamış, yavaşlamıştı belki oğlan da kimbilir.
Bir sigara daha yaktı. Öldürecek bu zehir beni, ben onu bırakamadan. Dumana takıldı gözleri. Sevişmeleri geldi aklına. Kemal`in elleri. Uzun süredir hiçbir el dokunmamıştı bedenine. Kimse bunca güzel, bunca uzun okşamamıştı onu. Kadınlığını sevdirmemişti ona. Sevişmelerinden sonra hep böyle seyrederdi sigaranın dumanını da.
Özel okullar varmış demişti Kemal. Diyeceğim, Mustafa gibi olanlar için. Yani gerizekalıların gittiği. Anlıyorum seni, oğlundur ama sürekli bizimle olamaz ki. Ayak bağı olur. Ben özgürlüğüme düşkünüm bilirsin…
Gerizekalı değil benim Mustafam, sadece yavaş diyememişti ona. Neden bu kadar zayıftı sanki erkeklere karşı. Uzun süredir ilk kez yaşadığı mutluluk hayatından gitmesin istemişti. Sevdiği adam yanında kalsın.
Bitmesin. Terk edilmesin.
Hayat hep zor mu olacak, hep zor seçimler yapmak zorunda mı kalacaktı? Yetmez mi artık bu kadar çile. Ne zaman sevileceğim ben, ne vakit yaşayacağım kadınlığımı?

Mustafa`ya takıldı gözleri. Oğlan usulcacık karşı divanda uyuyor. Kolları açıkta, sarkmıştı elleri. Mustafa`nın elleri. Büyük elleri vardı. Yüreği kadar büyük. Aklıyla orantısız, sevgisi kadar kocaman.

Aklı kıt yavrucağın sınırsız sevgisi düştü aklına. Bir de yüreğine sevgi koymayı unutan  Kemal.  Keşke bir de yürek hastahanesi olsa dedi, aklı değil de sevgisi yavaş olanları içine kapatacakları. Okkalı bir küfür daha savurdu hayata ve tanıdığı tüm adamlara.