SAAT
Saat gece üç.
Tak, tak, tak...
Karanlığa açtım gözlerimi. Beni uyandıranı
yakalamak ister gibi etrafı yokladım. Hiç ses yok. Sadece saatin tik takları.
Gecenin üçü biliyorum. Saati görmeme gerek yok. Her gece aynı saatte
uyanıyorum. Yıllar geçse de bitmedi kabus.
Bir soluk çıkıyor içimden. Korku da böyle bir nefeste çıkıp gitse. Kulağım hala
kapıda. İhtiyacım olan sadece biraz
uyku. Uykumu da alıp götürdüler o gece benden.
Hadi Metin, adın gibi metin ol. Böyle derdi
anacığım. Güvenli çocukluğum. Hayata
umutla baktığım yıllarım. Hasta annem için mi yoksa sadece kendim için mi
istemiştim doktor olmayı? Bu illetten kurtulmayacağını
bile bile. Ne farkeder artık. Doktorculuk oynamaya cesaretim olmadığına göre.
Barmen olarak çalıştığımı görse annem, kalbine inerdi. Geceleri çalışmak iyi
geliyor. Oysa eskiden severdim geceleri. Bana ait zamanlar derdim. Bana ait
zamanlarımı da çaldılar.
Doktor çıkınca. Şırnak yolları. Haritada
bile bulamamıştım köyün adını. Varınca ne hayal kırıklığı yaşamıştım ama. Gene
de umut doluydum. Yetmiş üçüncü gündü. Mecburi hizmette gün sayılır mı hapis
gibi. Sayarmışım meğerse. O gün çalındı kapım. Saat gecenin üçü. Panikledim,
ağır hasta var herhalde diye açtım kapıyı. Karşımda üç adam. Hepsi kar maskeli. Karşımda üç kaleş. Sadece biri konuşuyor benimle. Kırık, zor anlaşılır bir
Türkçe. "Yürü doktor, az işimiz var senle" diyor. Giyinmeme bile izin
vermiyorlar. Öylece, yataktan kalktığım gibi. Ellerimi bağlıyorlar
arkadan. Gözümü de. Bir araba, yüksekçe
biraz. Ne kadar gittik bilmiyorum. Ne yöndeyiz anlayamıyorum. Yolda çıt
çıkmıyor. Sadece böğrüme dayalı silahın soğuk nefesi. Tamam diyorum, buraya
kadarmış. Cesetimi bulurlar artık. Bir de dudaklarımda yarım yamalak bir
Fatiha. Annem öğretmişti vaktinde, bu gün içinmiş.
Sert bir şekilde duruyor araba. Aynı ses
"atla doktor" diyor bana. İte kaka yürütüyorlar. Bir kapıdan
giriyoruz. Kapı alçak galiba, hafifçe başım sürtüyor girerken içeri. Çözüyor
biri gözümdeki bağı. İçeride birkaç adam
daha var, sayamıyorum o anda. Ayakta duran yaklaşıyor bana. O zaman görüyorum
yerde kanlar içinde yatanı. Ensemde bir nefes "ya kurtarırsın ya da sen
ölürsün doktor" diyor. Yine aynı
şiveli yarım Türkçeyle. Ellerimi çözüyorlar. Birşeye ihtiyacım var mı
diye soruyorlar.
Yerde kanlar içinde yarı ölü bir adam. Benim yaşamım adama bağlı. Adamın yaşamı
bana. Ben yeni mezun bir çaylak. Benim hayatım pamuk ipliğine bağlı. Adamın
hayatı bana. Karnından kurşunu çıkardığımda zangır zangır titrediğimi
farkediyorum. O kapıdan girip de kurşunu çıkarana kadar yaptığım hiçbirşey
bilinçli değil. Korkunun insana neler yaptırabileceğine şahit oldum o gece.
Ellerim ve gözlerim bağlı eve bıraktılar
beni. "Yaşarsa senin için iyi olur doktor, görüşeceğiz yakında"
demeyi ihmal etmeden. Tam yedi gece sürdü. Her gece saat üçte çalındı kapım.
Aynı yol, aynı ev. Serumla ilaç verdim, pansuman yaptım yedi kez. Her gece vücuduma dayalı silahın soğuk
nefesi. Her gece ölüm korkusu. Her gece aynı çaresizlik duygusu. İnsan ölüme bu
denli yakın olunca yaşam ne kadar değer kazanıyormuş meğer.
Yedi gün sonra bitti çile. Ya da ben öyle
sandım. Son gün adam "hadi eyvellah doktor, hakkını helal et artık. Bir
kusurumuz olduysa affet." deyince. Nereden bilirdim üç gün sonra gece
yarısı kapımın tekrar çalınacağını. Korkuyla gittim, açtım. Ya adam öldüyse
bunca şeyden sonra diye. Karşımda üç tane asker. Üçü de benden genç, nerdeyse
çocuk daha.
-"Doktor Metin Genç" dedi biri. "Bizimle geliyorsun. "
-Hayrola? Nereye? Bu gece saatinde yaralı
mı var?
-"Yok" dedi esmer olanı. "
Kodese. Yardım ve yataklıktan. Hakkında şikayet var. "
Anlatamadım yerde bir adam vardı ve benim
hayatım bu yarı ölü adama bağlıydı diye. Diyemedim yaşamı pamuk ipliğine bağlı
biçareydim diye.
Üç yıl içerde, yedi yıldır dışarda her gece
saat üçte aynı şekilde çalar kapım. Yoksa saatin tiktakları mı duyduklarım...
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder