14 Haziran 2014 Cumartesi

SAAT

Saat gece üç.
Tak, tak, tak...
Karanlığa açtım gözlerimi. Beni uyandıranı yakalamak ister gibi etrafı yokladım.  Hiç ses yok. Sadece saatin tik takları. Gecenin üçü biliyorum. Saati görmeme gerek yok. Her gece aynı saatte uyanıyorum. Yıllar geçse de bitmedi  kabus. Bir soluk çıkıyor içimden. Korku da böyle bir nefeste çıkıp gitse. Kulağım hala kapıda.  İhtiyacım olan sadece biraz uyku. Uykumu da alıp götürdüler o gece benden.

Hadi Metin, adın gibi metin ol.  Böyle derdi anacığım.  Güvenli çocukluğum.  Hayata umutla baktığım yıllarım.  Hasta annem için mi yoksa sadece kendim için mi istemiştim doktor olmayı?  Bu illetten kurtulmayacağını bile bile. Ne farkeder artık. Doktorculuk oynamaya cesaretim olmadığına göre. Barmen olarak çalıştığımı görse annem, kalbine inerdi.  Geceleri çalışmak iyi geliyor.  Oysa eskiden severdim geceleri.  Bana ait zamanlar derdim.  Bana ait zamanlarımı da çaldılar.

Doktor çıkınca.  Şırnak yolları.  Haritada bile bulamamıştım köyün adını.  Varınca ne hayal kırıklığı yaşamıştım ama.  Gene de umut doluydum.  Yetmiş üçüncü gündü.  Mecburi hizmette gün sayılır mı hapis gibi.  Sayarmışım meğerse.  O gün çalındı kapım. Saat gecenin üçü.  Panikledim, ağır hasta var herhalde diye açtım kapıyı.  Karşımda üç adam.  Hepsi kar maskeli.  Karşımda üç kaleş.  Sadece biri konuşuyor benimle.  Kırık,  zor anlaşılır bir Türkçe.  "Yürü doktor, az işimiz var senle" diyor. Giyinmeme bile izin vermiyorlar.  Öylece,  yataktan kalktığım gibi.  Ellerimi bağlıyorlar arkadan.  Gözümü de.  Bir araba,  yüksekçe biraz.  Ne kadar gittik bilmiyorum.  Ne yöndeyiz anlayamıyorum. Yolda çıt çıkmıyor.  Sadece böğrüme dayalı silahın soğuk nefesi.  Tamam diyorum, buraya kadarmış. Cesetimi bulurlar artık. Bir de dudaklarımda yarım yamalak bir Fatiha.  Annem öğretmişti vaktinde, bu gün içinmiş.

Sert bir şekilde duruyor araba.  Aynı ses "atla doktor" diyor bana.  İte kaka yürütüyorlar.  Bir kapıdan giriyoruz.  Kapı alçak galiba, hafifçe başım sürtüyor girerken içeri.  Çözüyor biri gözümdeki bağı. İçeride  birkaç adam daha var, sayamıyorum o anda.  Ayakta duran yaklaşıyor bana.  O zaman görüyorum yerde kanlar içinde yatanı. Ensemde bir nefes "ya kurtarırsın ya da sen ölürsün doktor" diyor.  Yine aynı  şiveli yarım Türkçeyle.  Ellerimi çözüyorlar.  Birşeye ihtiyacım var mı diye soruyorlar.

Yerde kanlar içinde yarı ölü bir adam.  Benim yaşamım adama bağlı.   Adamın yaşamı bana.  Ben yeni mezun bir çaylak.  Benim hayatım pamuk ipliğine bağlı.  Adamın hayatı bana.  Karnından kurşunu çıkardığımda zangır zangır titrediğimi farkediyorum.  O kapıdan girip de kurşunu çıkarana kadar yaptığım hiçbirşey bilinçli değil.  Korkunun insana neler yaptırabileceğine şahit oldum o gece.

Ellerim ve gözlerim bağlı eve bıraktılar beni.  "Yaşarsa senin için iyi olur doktor, görüşeceğiz yakında" demeyi ihmal etmeden.  Tam yedi gece sürdü.  Her gece saat üçte çalındı kapım. Aynı yol, aynı ev. Serumla ilaç verdim, pansuman yaptım yedi kez.  Her gece vücuduma dayalı silahın soğuk nefesi.  Her gece ölüm korkusu. Her gece aynı çaresizlik duygusu.  İnsan ölüme bu denli yakın olunca yaşam ne kadar değer kazanıyormuş meğer.  

Yedi gün sonra bitti çile. Ya da ben öyle sandım. Son gün adam "hadi eyvellah doktor, hakkını helal et artık. Bir kusurumuz olduysa affet."  deyince.  Nereden bilirdim üç gün sonra gece yarısı kapımın tekrar çalınacağını.  Korkuyla gittim, açtım.  Ya adam öldüyse bunca şeyden sonra diye.  Karşımda üç tane asker.  Üçü de benden genç, nerdeyse çocuk daha.
-"Doktor Metin Genç"  dedi biri.  "Bizimle geliyorsun. "
-Hayrola?  Nereye?  Bu gece saatinde yaralı mı var?
-"Yok" dedi esmer olanı.  " Kodese. Yardım ve yataklıktan. Hakkında şikayet var. "

Anlatamadım yerde bir adam vardı ve benim hayatım bu yarı ölü adama bağlıydı diye.  Diyemedim yaşamı pamuk ipliğine bağlı biçareydim diye.

Üç yıl içerde,  yedi yıldır dışarda her gece saat üçte aynı şekilde çalar kapım. Yoksa saatin tiktakları mı duyduklarım...


Hiç yorum yok:

Yorum Gönder