6 Mart 2014 Perşembe

KÖRLÜK

KÖRLÜK – Jose SARAMAGO

Körlük ışığı görmemek midir, yoksa  gören gözlerin kötülükleri yok sayması mıdır? Yoksa bizler gördüğünü zanneden körler miyiz?

Bakmak, görmek için gereklidir elbette ama yeterli midir? Görme yeteneğimizi, bakan gözlerimize mi yoksa imgeler yaratan beynimize mi borçluyuz?

Gözümüzün önünde duran onca şey varken neden ilgi alanımıza girenleri görüp diğerlerini yok sayarız? Görmeye değer olanları neye göre belirleriz? Bu seçimlerimiz bilinçli mi yoksa bilinçaltımız mı bizi yönlendiriyor? Nesneleri herkesin gördüğü şekilde gördüğümüzü zannederiz. Ama yaşanmışlıklarımızın ve kişisel algılarımızın etkisiyle gözün gördüğü cismi beynimiz işlemden geçirir görüntüyü oluştururken. Gördüğümüzü, bir anlamıyla biz yaratırız.  

Kısacası görmeyi anlamak zor iş. Ama görmemeyi anlamlandırmak daha da zor.    Karanlıklar içindeki bir hayatı düşünmek oldukça bunaltıcıdır. Güçlüklerle dolu bir dünyada yardıma muhtaç halde yaşamayı düşünmek dahi can yakıcıdır. Biz göremeyiz ama yaşam kendi düzeninde akar gider yanımızda. Peki çevrenizde kimsenin görmediği, hiçkimsenin yardım edemediği ve kaosun hakim olduğu bir dünyayı düşünebiliyor musunuz? Jose Saramago böyle bir dünyayı bizim için  kurgulamış Körlük romanında.
"Bakabiliyorsan gör. Görebiliyorsan, gözle." cümlesi ile başlar roman. Araba kullanan bir adam ansızın körleşir. Bu bulaşıcı bir körlüktür ve  bir salgın halinde yayılmaya başlar. Hükümet, beyaz felaket adını verdiği bu duruma önlem almak ve salgını engellemek amacıyla kör olanları ve onlarla temasta bulunanları karantina altına alır. Bu salgından etkilenmeyen tek kişi göz doktorunun karısıdır ama o da kocasından ayrılmamak için kör taklidi yapar. Bir akıl hastanesine kapatılan bu insanlar görmeyen gözlerle ihtiyaçlarını karşılayabilme becerisinden yoksun oldukları için onları zorlu bir hayat beklemektedir. Dışarıda komutlara uymayan körleri vurma emri almış eli silahlı askerler beklemektedir. Hergün aynı saatte uyulması gereken kurallar hoparlörden okunmakta, devletin koruma amaçlı bu önlemlere başvurduğu duyurulmaktadır. Bir süre sonra dışarıya yardım istemek ve ya yemek almak için çıkan körlere ateş açılır ve ölümler meydana gelir. Zamanla pislik ve sefalet hakim olur. Sayının artmasıyla beraber zaten az olan yiyecekler yetmemeye başlar, kötü niyetli bir grup çete kurarak tüm yiyeceklere el koyar ve bunları diğer körlere maddi, insani, onursal değerler karşılığında satmaya başlar. Ne yazık ki tüm ülkede doktorun karısı dışında kör olmayan kimse kalmamıştır.

Buradan itibaren ikinci bir hikayenin içine girer okur sanki. Etik değerler ve insan onurunun temel dürtülerle özellikle de açlıkla düellosunu seyrederiz adeta. İyi ve güzel nedir, kime ve hangi şartlara göre tanımlanabilir sorgusu bilinçaltımızdan günışığına çıkmaya başlar. Peki ahlak denilen o yüce kavram kimin ahlakıdır ve hangi şartlarda görmezden gelinebilir? Kötülüklerle ve yoksunluklarla dolu bir dünyada hangi değerler yok sayılabilir, görünmez olur?

Roman, iyilik-kötülük, ahlaki değerler-vicdansızlık ikilemi üzerine bir iç hesaplaşma. Bizi gören gözler olmazsa içimizdeki iyilik mi ortaya çıkar yoksa kötülük mü? Zor şartlar altında iyi ve doğrunun ne olduğu, ahlak kavramı değişir mi? Bir insanı öldürmek bile haklı bir davranış olabilir mi? Bir erkek hayatta kalabilmek için onurunu ve hatta karısını satabilir mi?

Körlük, bana 1984 (George Orwell) ya da  Cesur Yeni Dünya (Aldous Huxley) gibi bir distopya okuduğum duygusunu yarattı. Düşüncesi bile insanın yüreğini ezen, kötülük ve şiddetin hakim olduğu bir dünyayı anlatan bu romanlarda olduğu gibi, aslında günümüz dünyasının görünmeyen, farkedilmeyen kötülüklerle dolu olduğunu gözümüze sokuyor yazar. Yani karanlığa bir mum yakıyor, uyarıyor, bizi uyandırıyor. Bunu yaparken de canımızı acıtıyor, gözlerimizi yakıyor biraz. Romanı okurken kokuları, sesleri, hayalleri, korkuları yaşatıyor adeta okura Seramago.

Bazı kitaplar hoş vakit geçirmek için okunur. Bazıları ise aklımıza ve  ruhumuza yazılır, hayata bakışımızı değiştirir, unutulmaz. İşte Körlük böyle unutulmaz bir roman. Belki okurken biraz ruhunuz sıkışacak, canınız yanacak ama kesinlikle okunmaya değer.  Bir bıçak gibi batarak etinize. Nefes nefese...

Sayfa Sayısı: 290 sayfa
Yayınevi: Can Yayınları

Yazar: Jose Saramago

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder