KÖRLÜK – Jose SARAMAGO
Körlük ışığı görmemek midir, yoksa gören gözlerin kötülükleri yok sayması mıdır? Yoksa
bizler gördüğünü zanneden körler miyiz?
Bakmak, görmek için gereklidir elbette ama yeterli midir? Görme
yeteneğimizi, bakan gözlerimize mi yoksa imgeler yaratan beynimize mi
borçluyuz?
Gözümüzün önünde duran onca şey varken neden ilgi alanımıza
girenleri görüp diğerlerini yok sayarız? Görmeye değer olanları neye göre
belirleriz? Bu seçimlerimiz bilinçli mi yoksa bilinçaltımız mı bizi yönlendiriyor?
Nesneleri herkesin gördüğü şekilde gördüğümüzü zannederiz. Ama
yaşanmışlıklarımızın ve kişisel algılarımızın etkisiyle gözün gördüğü cismi
beynimiz işlemden geçirir görüntüyü oluştururken. Gördüğümüzü, bir anlamıyla
biz yaratırız.
Kısacası görmeyi anlamak zor iş. Ama görmemeyi anlamlandırmak daha
da zor. Karanlıklar içindeki bir
hayatı düşünmek oldukça bunaltıcıdır. Güçlüklerle dolu bir dünyada yardıma
muhtaç halde yaşamayı düşünmek dahi can yakıcıdır. Biz göremeyiz ama yaşam
kendi düzeninde akar gider yanımızda. Peki çevrenizde kimsenin görmediği,
hiçkimsenin yardım edemediği ve kaosun hakim olduğu bir dünyayı düşünebiliyor
musunuz? Jose Saramago böyle bir dünyayı bizim için kurgulamış Körlük romanında.
"Bakabiliyorsan gör. Görebiliyorsan, gözle." cümlesi ile
başlar roman. Araba kullanan bir adam ansızın körleşir. Bu bulaşıcı bir
körlüktür ve bir salgın halinde
yayılmaya başlar. Hükümet, beyaz felaket adını verdiği bu duruma önlem almak ve
salgını engellemek amacıyla kör olanları ve onlarla temasta bulunanları
karantina altına alır. Bu salgından etkilenmeyen tek kişi göz doktorunun
karısıdır ama o da kocasından ayrılmamak için kör taklidi yapar. Bir akıl
hastanesine kapatılan bu insanlar görmeyen gözlerle ihtiyaçlarını
karşılayabilme becerisinden yoksun oldukları için onları zorlu bir hayat
beklemektedir. Dışarıda komutlara uymayan körleri vurma emri almış eli silahlı
askerler beklemektedir. Hergün aynı saatte uyulması gereken kurallar
hoparlörden okunmakta, devletin koruma amaçlı bu önlemlere başvurduğu
duyurulmaktadır. Bir süre sonra dışarıya yardım istemek ve ya yemek almak için
çıkan körlere ateş açılır ve ölümler meydana gelir. Zamanla pislik ve sefalet
hakim olur. Sayının artmasıyla beraber zaten az olan yiyecekler yetmemeye
başlar, kötü niyetli bir grup çete kurarak tüm yiyeceklere el koyar ve bunları
diğer körlere maddi, insani, onursal değerler karşılığında satmaya başlar. Ne
yazık ki tüm ülkede doktorun karısı dışında kör olmayan kimse kalmamıştır.
Buradan itibaren ikinci bir hikayenin içine girer okur sanki. Etik
değerler ve insan onurunun temel dürtülerle özellikle de açlıkla düellosunu
seyrederiz adeta. İyi ve güzel nedir, kime ve hangi şartlara göre tanımlanabilir
sorgusu bilinçaltımızdan günışığına çıkmaya başlar. Peki ahlak denilen o yüce
kavram kimin ahlakıdır ve hangi şartlarda görmezden gelinebilir? Kötülüklerle
ve yoksunluklarla dolu bir dünyada hangi değerler yok sayılabilir, görünmez
olur?
Roman, iyilik-kötülük, ahlaki değerler-vicdansızlık ikilemi üzerine
bir iç hesaplaşma. Bizi gören gözler olmazsa içimizdeki iyilik mi ortaya çıkar
yoksa kötülük mü? Zor şartlar altında iyi ve doğrunun ne olduğu, ahlak kavramı
değişir mi? Bir insanı öldürmek bile haklı bir davranış olabilir mi? Bir erkek
hayatta kalabilmek için onurunu ve hatta karısını satabilir mi?
Körlük, bana 1984 (George Orwell) ya da Cesur Yeni Dünya (Aldous Huxley) gibi bir distopya
okuduğum duygusunu yarattı. Düşüncesi bile insanın yüreğini ezen, kötülük ve
şiddetin hakim olduğu bir dünyayı anlatan bu romanlarda olduğu gibi, aslında
günümüz dünyasının görünmeyen, farkedilmeyen kötülüklerle dolu olduğunu
gözümüze sokuyor yazar. Yani karanlığa bir mum yakıyor, uyarıyor, bizi
uyandırıyor. Bunu yaparken de canımızı acıtıyor, gözlerimizi yakıyor biraz. Romanı
okurken kokuları, sesleri, hayalleri, korkuları yaşatıyor adeta okura Seramago.
Bazı kitaplar hoş vakit geçirmek için okunur. Bazıları ise aklımıza
ve ruhumuza yazılır, hayata bakışımızı
değiştirir, unutulmaz. İşte Körlük böyle unutulmaz bir roman. Belki okurken
biraz ruhunuz sıkışacak, canınız yanacak ama kesinlikle okunmaya değer. Bir bıçak gibi batarak etinize. Nefes
nefese...
Sayfa Sayısı: 290 sayfa
Yayınevi: Can Yayınları
Yazar: Jose Saramago
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder